< KELEBEKLER ÖZGÜRDÜR,TIPKI BİZİM GİBİ - Blogcu





duino ağıtlarından...

 "uyuması için birine şarkı söylemek istiyorum,
birisinin yanına oturup hareketsizce durmak.
seni sallayarak bir şarkı mırıldanmak istiyorum,
tam uykuya dalacağın sırada seninle birlikte olmak.
evdeki tek uyanık kişinin ben olmasını,
gecenin soğuk olduğunu tek bilenin.
hem içeriyi, hem de dışarıyı dinlemek istiyorum,
senin içini, dünyanın ve ormanların.
saatler, zillerini ağır ağır çalıyorlar,
ve sen zamanın aslına inebiliyorsun. <******>
sokakta bir yabancı yürüyor
ve yoldan geçen bir köpeği rahatsız ediyor.
ardından sessizlik geliyor.
gözlerimi sana,
ellerimi uzatırcasına sunmuştum,
karanlığın içinde bir şeyler kıpırdadığında,
seni hafifçe tutup sonra da bırakmaları için."

                         Rainer Maria RİLKİE

YARALARA DAİR



Yaşlı ve çirkin bir tüccar; karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için
olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş...
Sabaha karşı, yaşıl adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın,
soyguncu dostlarını çağırmış.
Ne var ki tüccar, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı
koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin
ehliymiş.Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa,
bu zayıf ve çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin hiç iz
bırakmadığını görmüşler...Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler...Ancak en
keskin bıçak, en acımasız kılıç bile tüccara hiç bir şey yapamıyormuş....
Sonunda korkup kaçmışlar....
Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş,
bir kez daha -ama bu kez aşk adına- tüccarla sevişmek istemiş.
Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış...
Gelgelelim güzel kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir yara
beliriyormuş. Dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış
bunlar... İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar.
Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş....

Tam bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz ?
Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi ?
Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz.
Çünkü zaten, her yanımız "kılıç yaralarıyla" dolu.
Ama bir şekilde kapanmış,kabuk bağlanmış yaralar onlar....
Nasıl yapmışsak yapmışız üstesinden gelmişiz...
Ama biri, kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, cırt diye
açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden....
Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde
bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor....

O yüzden değil mi içimizi tutmamız?
Birisine teslim olmaktan korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız?
"Anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız
"Bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız....

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara
güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğini iyi seçmek....

Gabriel Garcia Marquez

Yaşlanıyor muyuz?

>> Bugün üniversite ögrencilerinin çogunlugunu 1986
> >>
> >>dogumlular ve daha küçükler olusturuyor. "Gençlik" onlara deniyor.
> >>
> >>-Onlar için Soguk Savas bir bilgisayar oyunu.
> >>
> >>-AIDS dogduklarindan beri var.
> >>
> >>-CD dogduklarindan beri var.
> >>
> >>
> >>-Michael Jackson onlar dogdugunda beyazdi.
> >>
> >>-Bülent Ersoy onlar dogdugunda kadindi...
> >>
> >>-Eski filmlerde Ajda Pekkan'i görseler tanimazlar.
> >>
> >>-Küçük Emrah'i, Emrah'in gayrimesru oglu saniyorlar.
> >>
> >>-Ridvan Dilmen onlar için sadece bir TV spor
> >>yorumcusu ve ona neden "seytan" dendigini bilmiyorlar.
> >>
> >>-Kenan Evren onlar için tonton bir ressam.
> >>
> >>-Onlar için "Çarli'nin Melekleri" ve "Görevimiz
> >>Tehlike" sadece
> >>geçen
> >>senenin yeni vizyon filmleri.
> >>
> >>Siyah beyaz bir bilgisayar ekrani olabilecegini
> >>düsünemezler.
> >>
> >>
> >>-Pac-Man'i bilmezler.
> >>
> >>-Amiga ve Commodore 64'leri olmadi hiç.
> >>
> >>-Siyah beyaz bir televizyon olabilecegine
> >>inanmazlar ve uzaktan
> >>kumanda olmadan nasil kanal degistirilecegini bilmezler.
<******> > >>
> >>
> >>-Balkonda hiç anten ayari yapmadilar.
> >>
> >>
> >>-Sadece tek bir kanalin günde belirli
> >>saatlerde yayin yaptigi dönemlerde dinozorlarin da
> >>yasadigini düsünürler.
> >>
> >>
> >>-Dallas'? sadece NBA maçlar?ndan bilirler
> >>
> >>-Flamingo Yolu ise sadece bir bar adi olabilir onlar için.
> >>
> >>-John Travolta'yi hep balik etli ve yuvarlak hatli
> >>olarak gördüler ve
> >>onun nasil olup da bir dans ilahi olabildigini hayal bile edemezler.
> >>
> >>-Ve bizlerin de üniversitedeyken cep telefonsuz nasil
> >>yasayabildigimize akil erdiremezler.
> >>
> >>
> >>- Simdi bakalim yaslaniyor muyuz bir görelim.....
> >>
> >>1.Yukarida yazilanlari anliyor ve gülümsüyorsun.
> >>
> >>2. Artik disarda geçirilen bir gecenin ardindan
> >>ögleden sonraya kadar
> >>uyumaya ihtiyacin var.
> >>
> >>3. Arkadaslarin bir bir evleniyor.
> >>
> >>4. Küçük çocuklarin bilgisayarla nasil çok rahat oynayabildiklerine
> >>her zaman hayret ediyorsun.
> >>
> >>
> >>5. Liseli gençlerin ellerinde cep telefonlarini
> >>görünce kafani salliyorsun.
> >>
> >>6. Isine her geçen gün daha çok baglaniyorsun.
> >>Artik o senin
> >>hayatin.
> >>
> >>7. Arkadaslarinla hergün telefonda daha az vakit geçiriyorsun.
> >>
> >>8. Zaman zaman arkadaslarinla bulusup, beraber
> >>yasadiginiz komik anilari tekrar tekrar anlatip,eski güzel günleri
> >>yadediyorsun.

 

YAŞLANIYOR MUYUZ:)


BUNA İNANIN YETER Kİ...

HERSEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
işte budur yaşamak
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir <******>
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,

Sevdiğin
Kadar
Sevilirsin...
CAN YUCEL

19 mayıs

BAYRAMIMIZ KUTLU,MUTLU,COŞKU DOLU OLSUN!!!

 

BU AYDINLIK,KARANLIKLARLA LEKELENMESİN...

 

TÜM DOSTLARAR SELAM OLSUN NİC BAYRAMLAR DA HEP BERABER HEP COŞKUYLA OLMAK DİLEĞİYLE...

  19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!

Kimse Bilmez...şiirin aslı...

seher yeli eser yirtar etegini gülün
güle baktikca cirpinir yüreği bülbülün
sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
kopup dallarindan toprak olmadalar her gün

bu yildizli gökler ne zaman basladi dönmeye
ne zaman yikilip gidecek bu güzelim kubbe
aklin yollariyla ölçüp biçemezsin bunu sen
mantiklarin, kiyaslarin sökmez senin bu işte


bulut gecti, gözyaşlari kaldi cimende
gül rengi şarap içilmez mi boyle günde?
bugün bu çimen bizim, yarin kim bilir kim
gezecek, bizim topragin yeşilligince

kelebekler özgürdür...

ya mavisinde bir çiçeğin, ya pembesinde,
bazen de bir söğüt dalının serin gölgesinde,
yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür.

ya sabahında baharın, ya gecesinde,
bazen de bir çiğ damlasının, yalın gerçeğinde,
yaşa dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür.

ya düşlerinde bir çocuğun, ya sevgisinde,
bazende yaşlı bir ozanın, iki dizesinde,
ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür.

ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür...

Kimse Bilmez

Bulut geçti
Gözyaşları kaldı çimende
Gök rengi şarap
İçilmez mi böyle günde
Seher yeli eser
Yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler
Ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez

Ömer Hayyam

ALINTI BİR YAZI

 

Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca gazozu dışında bir şey yoktu, zaten o zamanlar çocuğa haftalık vermek diye bir şey de yoktu. Gene de bakkala gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca biriktirip, tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte şokellanın tadını hala hiçbir şeyde bulamıyorum.

Ben şanslıydım, babam denizciydi. Seyir dönüşleri bana envai çeşit oyuncak getiriyordu Avrupa'dan. Ama o zamanın çocukları bile bir tuhaftı, ben mahalledekilerle paylaşmayınca o oyuncaktan da zevk almıyordum. Hala gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün TASO'larına benzeyen şeyler yapıyordum. Dokuztaş, misket, kukalı saklambaç, hele o "en de tura bir iki üç güzellik", unutulur gibi değildi.

İnşaatlardan sökülen paslı çivilerle oynanan toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun tetiklediği yaratıcılık örnekleri. Sokaklar bizim, dert yok, tasa yok, oyuncak yoktu, olsa da devir hesap devri alacak para yoktu ve eğlence yaratıcılığımıza kalmıştı. Yaz günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "Sokağa Çıkmak" diye bir deyim vardı.

Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma dört yaşında vurulmuştum. Net hatırladığım bir sahne var: Adi Yalın. Babası ona iki tekerlekli bisiklet almış ve bana "Yarın seni de bindireceğim" diye söz vermişti. Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar mahallemizden. İkinci aşkım, alt katımızda oturuyordu. Bir gün incir toplayacağız diye, Çengelköy sırtlarında kaybolmuştuk birlikte.

Diyarbakırlı Kürt bir Karpuzcumuz vardı . Salı Cuma karpuz, kavun getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o kavun bal gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı mı, değil apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek kokusu. Reçel yapılacak çilek neredeyse bir gün boyunca beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda bekletilirdi toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi. Şimdi çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden büyüyor. Belki de o yüzden ne tadı var ne de kokusu.

Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük parmaklarımızın arasında kaybolana dek bıçakla yontulan kalemler -ki kalemtıraş kullanmak israftı, sınıflardaki çöp kovası onu kalem açma kuyruklarını unutan var mı?

Plastik ilkel beslenme çantaları ve okula götürülmesi yasak olan muz. Hele iç içe gecen halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik bardaklar, kâbusumdu benim. Uçlu kalem geldiğinde memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu da uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın kalem uçlarını.

Bunların her biri güzel birer anı, 30 lu yıllarını sürenler için. 40 lı yıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş. Zira çoğu Üniversiteyi ya zar zor bitirdi, ya da ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri için ise hatırlanmak bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak ve yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa, parasızlığa ve kardeş kavgasına rağmen. Sadece çocuklar o yılların tadını çıkardı, sadece çocuklar mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası güzellikler bıraktı.

O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor. Sahip olamadıkları oyuncaklarla dolu çocuklarının odaları. Yedikleri dayakların inadına seslerini bile yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları, çocuklarından kan alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava karardığında ve babası işten geldiğinde eve giren şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı çıkaramıyorlar, zaman zaman haklı sebeplerle. Annelerinin bir bakışı ile mum kesilen, akşama babana söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar, bugün kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile diyemiyorlar.

O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları doyumsuz, çoğu bilgisayar başında patates cipsi yediği için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama onca imkâna rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı saklambacı ve hatta uçurtma uçurtmayı bilmiyor. Onların uçurtmaları marketlerde hazır yapılmış olarak satılıyor ve babayla bir Pazar günü saatlerce uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde uçurtma uçurmanın tadını bilmiyorlar.

Okulun açılacağı haftanın öncesinde önceleri zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin kaplanmaya ihtiyacı yok çünkü. Kâğıt onlar için buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kâğıt koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları almıyor.

Hiç dut silkelemediler, bembeyaz çarşaflara ve hiç incir ağacının ince dalına basıp yuvarlanmadılar komşunun bahçesine.

Mutlular mı?

Umarım öyleler.

Peki, çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar mı?

Umarım ...

Zaman Karasızlığını Görse De Yoluna Devam Eder

 

     Hiç kimse beklemez...

     Hiç bir şey ya da.

     Kararsızlık durdurur seni...

     Zaman, kararsızlığını görse de yoluna devam eder.

     Acele etmek, yanlış olmak, kırılmaktır korkun...

     Öylece kalırsın.

     Geçip gider hayat...

     Dünya sen olmasan  da döner

     Durduramazsın.

     

« Önceki ::