< SINEMA - KELEBEKLER ÖZGÜRDÜR,TIPKI BİZİM GİBİ - Blogcu





KARPUZ KABUĞUNDAN GEMİLER YAPMAK

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

 

 

 26 Kasım 2004

Naif, büyülü ve sıcacık...

Murat Erşahin 

 

 

 

Katıldığı festivallerde birbiri ardına ödüller kazanan, Ahmet Uluçay'ın ilk uzun metrajlı filmi "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" uzun bir gecikmenin ardından nihayet vizyona giriyor... 

 

 

 

  1960'ların ortasında küçük bir Anadolu köyündeyiz. Kütahya'nın Tavşanlı İlçesine bağlı Tepecik Köyü burası. Recep ve Mehmet 14 yaşlarında iki köylü çocuğu. Yazları köylerinin yakınındaki kasabada çıraklık yapıyorlar. Recep bir karpuzcunun, Mehmet ise bir berberin çırağı. Her ikisinin delicesine tutkun oldukları şey ise sinema. Geceleri köyde bulunan terkedilmiş bir ahırda derme-çatma bir film projeksiyon makinesi yapmaya uğraşıyorlar. Rejisörlük hayalleri kuran çocukların bu sinema sevdasının tek tanığı ve destekçisi ise köyün delisi Deli Ömer. Recep, kasabada yaşayan ve yaşça kendisinden büyük olan Nihal'e aşık. Sahip oldukları tek ümit ise, uyduruk projeksiyon makinelerinde hareketli görüntü elde edebilmek. Beckett'in dediği gibi, 'hep denemek, hep yenilmek. Olsun, yine denemek, yine yenilmek. Daha iyi yenilmek.'

 

 

 

Ahmet Uluçay'ın ilk uzun metrajlı filmi "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" bu hafta sinemalarda. Uluçay'ın yazıp yönettiği filmin özyaşamsal bir yanı var. Yönetmen, 1954 Kütahya, Tepecik Köyü doğumlu. Bir kış akşamı köy ilkokuluna seyyar bir sinemacı geliyor. Köyde henüz elektrik yok. Bir motopompa monte edilmiş jeneratörün ürettiği elektrikle çalışan makineyle film gösterimi yapılıyor. Karanlık köyde sinemanın etkisi farklı oluyor. Gösterim sonrası salondaki çocuklardan birinin yaşamı değişiyor. O gün, aklını ve gönlünü sinemaya kaptıran çocuk büyüyor ve Ahmet Uluçay oluyor. Halen Tepecik köyünde yaşamını sürdüren Uluçay'ın, ilki 94'te olmak üzere yazıp yönettiği ve gösterildiği festivallerde birçok ödül kazanmış dokuz kısa filmi var. Geçtiğimiz Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde 'En İyi Türk Filmi' seçilen "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak", Eylül ayında 52.si düzenlenen San Sebastian Film Festivali'nde kazandığı 'Jüri Özel Ödülü'nün ardından son olarak 26. Montpellier Film Festivali'nde büyük ödül olan 'Altın Antigone'nin de sahibi oldu. Film, 19-28 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Selanik Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde yer alıyor. Oyuncu kadrosunun tümünü amatör isimlerin oluşturduğu yapım, dijital kamerayla çekildikten sonra 35 mm sinema filmine aktarılmış. Doğal mekânlarda ve olabildiğince doğal ışıktan yararlanılarak çekilen filmin genel yapım sorumlusu "Nerdesin Firuze"filmiyle tanıdığımız Ezel Akay.

 

 

 

Naif, hüzünlü ama umut dolu, sıcacık filme ismini, sinema sevdalısı küçük Recep'in ustası Karpuzcu Kemal'in kullandığı deyim veriyor. Bıçkın ve şanssız adamın, 'olmayacak şeylere umut bağlamak' anlamında kullandığı "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak"ın altında daha birçok şey gizli. Unutulmuşluk, bir başınalık, çaresizlik, çıkışsızlık. Yine de umutları var Recep ile Mehmet'in. Kentlileşme arzuları var. Her akşam üstü yenik, boynu bükük döndükleri köylerinden ertesi sabah kasabaya daha güçlü yollanıyorlar. Köyde geçirdikleri gece, onları besliyor. Çünkü film makineleriyle; sinemayla uğraşıyorlar. Resimleri hareket ettirmek için ölmüş dedesinden medet umuyor Recep. Bir de kasabadaki aşkı Nihal onu sevsin istiyor. Kıza delicesine aşık. Sinema sevdası ve Nihal ayakta tutuyor onu; ümidini kaybetmemesinin nedenleri bu iki değerli şey. Köyde sinemanın adı 'Gımıldak'. Sözcük yerel ağızda hareketli anlamı taşıyor. Köydeki diğer çocuklar, kahramanlarımızı 'Gımıldakçılar' diye çağırıyor. 'Gımıldakçılar', hiçbir zaman kaybetmeyecekleri sinemasal hayalleri ile yaşıyorlar ve inanıyorlar ki, 'karpuz kabuğundan gemi yapılır'.

 

 

 

Yerel terminolojinin ayrı bir saflık ve inandırıcılık kazandırdığı film, Bolu yöresinin içli türküsüyle açılıyor ve enstrümantal olarak kullanılan türkü öyküye film boyunca eşlik ediyor: 'Beyaz Giyme Toz Olur, Siyah Giyme Söz Olur. Gel Beraber Gezelim, Muradımız Tez Olur. Salına Da Salına Da Gel, Dön Dolaş Yine Bana Gel.'

 

Türkülerin anlatabildiği bir dünya Uluçay'ınki. Onun imkânsızlıklar içinde yaşadığı yaratım sancılarını anlayabilmek o denli kolay değil. Geceleri, herkesten gizli, mum ışığında kurulan ve gerçekleşen sinema hayalleri yönetmenin yaşamını oluşturuyor. Filmini izlediğinizde Uluçay'ın eski bir arkadaşınız, dostunuz olduğunu hissediyorsunuz. Sıcak ve yalansız bir dost eli buluyorsunuz omzunuzda. Kaldırımları, sokakları, evleri dolduran o sıradanlık, bir örneklik, yapaylık, aleladelik kayboluyor, bir insan nefesi kaplıyor etrafınızı. Onun meseleleri, ülkenin meseleleriyle örtüşüyor, hayalleriyle yansıyor beyazperdeye. Uzaklardaki bir Anadolu köyünde bir sinema sevdalısının, en önemlisi bir dostunuzun yaşadığını biliyorsunuz artık.

 

 

 

Özetle, gerçekçi olmaktan öte büyüleyici ve şiirsel olan Ulaçay'ın filmi, allı pullu Hollywood filmleri ve popüler kültürden beslenen, gözünü sadece gişe başarısına dikmiş yerli yapımlardan hemen ayrılıyor. De Sica, Fellini ve Bresson filmleri tadındaki çalışmasından ve her gerçek sinemacıda olması gereken sinema sevgisi ve cesaretinden dolayı Ahmet Uluçay'ı kutlamak gerekli. Kelimenin her anlamıyla 'Onca Yoksulluk Varken' sinemaya sevdalanmak gerçek bir cesaret işi. Tüm sinemaseverler bu cesareti alkışlayıp tanık olmalı. İnandırıcı olmaktan çok büyülemeyi tercih eden bir film var karşımızda.  

CHARLİE CHAPLİN

 

SİZLERE PEK ÇOK DALDAN PEK ÇOK KİŞİYİ TANITMAK İSTİYORUM BLOG'UMDA,ÇÜNKÜ,HANGİ DİNDEN,HANGİ ÜLKEDEN OLURLARSA OLSUNLAR ONLAR DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE GELİŞİMİ İÇİN ÖNEMLİLER BENCE...

UMARIM İLGİNİZİ ÇEKER

HADİ BAŞLAYALIM...

 

 

 

 

Charlie Chaplin (1889 - 1977)

Charlie  Chaplin (1889 - 1977)

Amerikan yapımı sessiz filmlerde canlandırdığı acınacak halde, ama aynı zamanda komik küçük serseri (Şarlo/Charlot) karakteriyle dünya çapında ün kazandı. 1914'te oynadığı ilk filmini izleyen iki yıl içinde ABD'nin en tanınmış kişilerinden biri olmuş, 1920'lerin başlarına gelindiğinde filmlerinin sağladığı gelirlerin yüksekliği karşısında hiçbir istediği ücreti ödeyemez hale gelmiş, o da ancak yapımcılığını kendisinin üstlendiği filmlerde rol almıştır. 1920'lerin sonlarında sesli sinemaya geçilmesinden sonra yalnızca birkaç filmde görünmekle yetinmesine karşın, ilk dönem filmlerinin sinema klasikleri olarak değerlendirilmesi ve yeni izleyici kitlelerince de ilgi görmesi nedeniyle ününü hemen hiç yitirmemiştir. Uzun metrajlı büyük komedi filmleri arasında The Kid (1921;Yumurcak), The Gold Rush (1925;Altına Hücum), City Lights (1931;Şehir Işıkları), Modern Times (1936;Asri Zamanlar) ve The Great Dictator (1940;Şarlo Diktatör) sayılabilir.

İngiliz sinema oyuncusu ve yönetmeni Charlie Chaplin (asıl adı Charles Spencer Chaplin), 16 Nisan 1889'da İngiltere'nin başkenti Londra'da dünyaya geldi. 25 Aralık 1977'de İsviçre'de öldü. Her ikisi de müzikhol oyuncusu olan annesi Hannah ve babası Charles Chaplin'den, daha küçük yaşta şarkı söyleyip dans etmesini öğrenmişti. İlk kez sekiz yaşındayken, bir klog dansı gösterisi olan "Eight Lancashire Lads" (Sekiz Lancashire'lı Delikanlı) ile sahneye çıktı. Babasının bundan kısa bir süre sonra ölmesi, annesinin de sık sık akıl hastanesine girip çıkması yüzünden Chaplin'in çocukluk yılları, yatılı okul ve yetimhanelerde sıkıntıyla geçti. Bu dönemde bazen geçici sahne işleri buldu, bazen de sokaklarda yaşamak zorunda kaldı.

On yedi yaşındayken, üvey ağabeyi Sydney kendi çalıştığı ve çeşitli danslar, oyunlar, komedi programları sunan Fred Karno vodvil topluluğunda ona iş buldu. 1913'e değin Karno'yla çalışarak sayısız müzikhol skecinde oynayan Chaplin, o yıl filmlerde rol almak üzere Keystone'un tek makaralık slapstick filmleri yapımcısı Mack Sennett, Chaplin'i Karno turnesi sırasında New York'tayken fark etmişti. Chaplin Aralık 1913'te 150 dolar haftalıkla sinema yaşamına adım attı ve bir daha da sahneye dönmedi.

Chaplin, melon şapka, dar bir frak ceketi, bol pantolon, büyük ayakkabılar, bıyık ve bastondan oluşan ünlü görünümünü ikinci filmi olan Kid Auto Races at Venic'te (1914,Venedik'te Ufaklıklar Oto Yarışları) yarattı. Ama bu tipin özellikleri henüz tam anlamıyla oluşmamıştı. Bununla birlikte, haftada iki film gibi büyük bir hızla çevrilmesine karşın, Chaplin komedileri olağanüstü bir başarı sağlamıştı. Kısa bir süre sonra Chaplin'in kendi filmlerini yönetmesine izin verildi, ücreti de gitgide astronomik rakamlara ulaştı. 1915'te Essanay şirketinden haftada 1. 250 dolar, 1916'da Matual şirketinden haftada 10 bin dolar ve ayrıca sözleşme için 150 bin dolar, 1917'de de First National şirketinden sekiz film için 1 milyon dolar aldı. İki yıl sonra, dönemin önde gelen yıldızları Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve ünlü yönetmen D. W. Griffith ile, her birinin kendi filmlerinin dağıtımını bağımsızca yürütmesi koşuluyla, United Artists'i kurdu. First National ile olan sözleşmesi The Pilgrim (1923;Şarlo Hacı) filmiyle sona erdikten sonra, 1966'da Universal için yaptığı A Countess from Hong Kong'a (Hong Kong'lu Kontes) değin filmlerini yalnızca kendi şirketi adına çekti.

Chaplin'in bu hızlı yükselişi bir ölçüde, filmlerinin pazarlamasında, konularından çok filmde oynayanların önemli olduğu yıldız sisteminin gelişmesinden kaynaklanıyordu. Aslında Pickford, Fairbanks ve başkalarıyla birlikte Chaplin'in perdedeki kişiliğinin halk tarafından büyük bir coşkuyla kabul görmesi de, bu sistemin yerleşmesinde oldukça etkili oldu. Chaplin The Tramp'te (1915;Şarlo Serseri), yarattığı küçük serseri tipini yalnızca eğlendirici değil, aynı zamanda sevimli de kılabilmek amacıyla, sempatikliğinin de altını çizmeye başladı. Kendi filmlerinin hem yıldızı, hem yönetmeni, hem de yazarı olduğu için, Şarlo karekterinin içerdiği anlamları irdelemek için eşsiz bir konumdaydı. Bir eleştirmenin "zenginlerin bakış açısından çizilmiş bir yoksul tipi" olarak tanımladığı, Chaplin'in "küçük adam" dediği Şarlo, Easy Street (1917;Şarlo Polis), Shoulder Arms (1918;Şarlo Asker), Yumurcak, Altına Hücum, Şehir Işıkları, Asri Zamanlar ve ilk sesli filmi olan Şarlo Diktatör gibi filmlerde gelişti. Chaplin'in kendi yaşamından çizgiler taşıyan Limelight'ta (1952;Sahne Işıkları) kısa da olsa, yeniden gözüktü.

Chaplin'in çok hareketli bir özel yaşamı oldu. Dört evliliğinin üçü filmlerinin başrol oyuncularıyla, 1918'de Lita Grey ve 1936'da Paulette Goddard'la gerçekleştirdi. 1943'te oyun yazarı Eugene O'Neill'in kızı Oona O'Neill'le evlendi. İlk iki boşanması ve 1944'te kendisine açılan babalık davası sansasyon yarattı. Chaplin 1942'de, savaşta Almanlara karşı ikinci bir cephe çağrısında bulunduğunda gene manşetlere çıktı. Siyasal tavrına yöneltilen saldırıda, hiçbir zaman ABD vatandaşlığına geçmemiş olmasının payı da vardır. Mavi Sakal öyküsünün iğneleyici bir uyarlaması olan Monsieur Verdoux (1947), pek çok çevrenin yanı sıra Amerikan ordusunu da oldukça sinirlendirdi. ABD hükümetinin vergi borcu için sıkıştırması, ayrıca bazı politikacı ve köşe yazarlarının yıkıcı etkinliklerle ilişkisi olduğunu ileri sürmeleri üzerine Chaplin 1952'de ülkeyi terk etti. Geri dönüş hakkının ABD Adalet Bakanlığı'nca soruşturulacağını öğrenince 1953'te Cenevre'de bu haktan vazgeçtiğini açıkladı.

Bundan sonra ailesiyle birlikte İsviçre'de Vevey yakınlarında Corsier-sur-Vevey'de yaşamaya başladı. 1957'de Londra'da yaptığı A King in New York (New York'ta Bir Kral), Amerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi'ne, anlamsız televizyon reklamlarına ve Amerikan tarzı yaşamın başka yanlarına yönelik eleştirilerle dolu bir komediydi. Film, Chaplin'in özellikle reddettiği komünizm yanlılığı suçlamalarının artmasına yol açtı. 1966'da başrollerini Marlon Brando ve Sophia Loren'in oynadığı, kendisinin de hem senaryosunu yazdığı, hem de küçük bir rolde göründüğü A Countess from Hong Kong'u (Hong Konglu Kontes) çekti. 1972'de kendisine verilen özel Oscar ödülünü almak üzere ABD'ye gitti.

FİLMOGRAFİSİ
"Caught in a Cabaret" (1914 yarım düzine kadar oyunculuk yaptığı filmden sonraki ilk oynayıp yönettiği film), "Kid Auto Races in Venice" (Ünlü Şarlo kılığını ilk kez taşıdığı film), "Tillie's Punctured Romance", "The Tramp-Şarlo Serseri", "Easy Street", "The Immigrant-Şarlo Göçmen", "A Dog's Life-Köpek Hayatı", "Shoulder Arms- Şarlo Asker", "Sunnyside-Şarlorda Kırlarda", "A Day's Pleasure-Keyifli Bir Gün", "Pay Day-Maaş Günü", "The Kid-Yumurcak", "The Pilgrim- Şarlo Kaçak", "A Woman in Paris-Paris'li Kadın", "Gold Rush-Altına Hücum", "The Circus-Sirk", "City Lights-Şehir Işıkları", "Modern Times-Modern Zamanlar", "The Great Dictator-Büyük Diktatör", "Monsier Verdoux", "Limelight-Sahne Işıkları", "A King in New York-New York'ta Bir Kral", "A Countess from Hong Kong-Hong Kong'lu Kontes".

KONUŞ ONUNLA

 

Sinema salonunun koltuğunda öylece oturmuş kalmışız. Kimse kusura bakmasın filmin sonunu anlatıyorum; bir yeşillik kaplıyor beyaz perdeyi ve yüzlerimize ne zaman yapıştığını hatırlamanın imkansız olduğu bir tebessüm, dökülmek için büyük çaba harcayan gözyaşlarıyla mücadele ediyor. Ve sevdiğimizi söyleyecek, konuşulması gereken birilerinin varlığını arıyoruz. O insanları yakınımızda tutabilmek için herşeyi yapmamızın gerektiğini anlıyoruz.

 

“Onunla Konuşmak” gerekiyor. Artık bunu çok iyi biliyoruz...

 

Bir tarafta rüya gibi balerin bir kız. Diğer tarafta “yılandan korktuğu kadar boğadan korkmayan” bir matadore... Benigno evini bale salonunun tam karşısına yerleştiriyor, ağlamaklı, narin yazarımız ise o kadının boğalarla danslarını izlemek için ilgisinin olmadığı boğa güreşlerini izliyor. Balerin kızımız yağmurlu bir günde hastaneye düşüyor. Ve onunla beraber Benigno...

 

Korkunç bir olayın hazırlıkları arenanın soyunma odasında başlıyor. İnce ince hazırlıklarını tamamlıyor matadore. Kızgın boğa onu ilk hamlede sahadan siliyor. Oysa o kadın boğalarla sevişebilecek kadar yakın. Yapmıyor. Yerle bir oluyor.

 

Derken ikisi aynı hastaneye düşüyor dört yıl arayla. Komşu oluyorlar. Lydia’nın sevdikleri doktorların söyledikleri “bilimsel olarak imkansız” cümlesini hiç unutmuyor. Lydia’nın hiçbir şey duyamayacağına inanıyorlar. Oysa Benigno yalnızca yüreğinin sesini dinliyor. “Onunla Konuşuyor”. Daha doğrusu onunla iletişim kuruyor. Bu iletişimin kurulması için elinden gelen herşeyi yapıyor. O melek gibi balerinin komaya girmeden önce yaptığı herşeyi yapıp, yaptıklarını anlatıyor. Ona aşkını, süslü sevgi sözcükleriyle değil, bizzat varolarak anlatıyor.

 

Etrafındaki herkes, Benigno’ya deli gözüyle bakıyor. Aklımıza “Deliliğin Tarihi” geliyor. O sevdiği kadınla birlikte oluyor, ancak onu tecavüz suçundan gözaltına alıyorlar. Oysa ki; Benigno, sevdiğini bildiği kadar sevildiğini de biliyor. Tedavisi sonuç veriyor. Kalbin sesi “aklın sesini” bastırıyor. Konuşanla konuşmayan bir olmuyor.

 

Bilimin rasyonal aklı haklı çıkıyor. Günün birinde modern tıbbın tüm çabalarına rağmen Lydia ölüyor. Rasyonal akıl haksız çıkıyor. Günün birinde modern tıbbın tüm çabalarına rağmen Alicia yaşıyor.

 

Benigno’nun yağmurlu bir günde hapishaneden kaçışı, o melek gibi balerine ikinci şoku yaşatıyor. Alicia vücudunun her yeriyle Benigno’ya yanıtını veriyor. Evet diyor... Yüzlerimize yapışmış olan tebessümü fark ediyoruz. Oysa bu evet yanıtını Benigno’nun duymasına olanak yokken tebessüm ediyoruz.

 

İletişimin formülize edilmiş yönünün tadsızlığıyla değil, içinden geldiği gibi, inandığın gibi kurulan iletişimin keyfini çıkarıyoruz. Ölümün olduğu heryerde trajedi var mıdır diye soruyorum. Onu sanat eleştirmenleri uzun uzun tartışır. Ben kurulan bu muhteşem iletişimin, irrasyonal düşüncenin zaferini depozitolu, cam şişeden gazoz içerek kutluyorum.

SİNEMADA AKIMLAR

 

 

 Sinemada birçok akım var ama bunların belli başlıları Türkiye’nin önemli sinema adamlarından Prof. Dr. Alim Şerif Onaran tarafından şöyle kategorize ediliyor: (*)

 

Dışavurumcu Alman Sineması

 

1900’lü yıllarda Fransa, Rusya, İsveç, Norveç, Çekoslavakya ve Polonya ile tek tük İngiltere ve Amerika'da görülen bu akım, gerçek anlamda kendini tüm sanatlardaki gelişmesiyle Almanya’da gösterir. Öncelikle resimde görülmüş, daha sonra heykel, mimari, edebiyat, tiyatro ve müziğe yansımıştır. 1919-1939 yılları arasında Almanya’da Alman dışavurumcu akımının etkisiyle Dışavurumcu Alman Sineması ortaya çıkar. Dışavurumculukta gölgeli bir ışıklandırma, gerçeküstü bir dekor, yapay rol yapma ve gerçek olmayan bir dünyada gezinen kameranın aşırı üslubu dikkat çeker. Filmlerde kaba ve barbar görüntüler hakimdir. Ölüm ve düşük yaşama ilişkin nesnelerle beraber, savaşın kızıştırdığı umutsuzluk ve erime bu dönemin konularıdır. Daha iyi bir dünya düşlenir. Bu düşle birlikte "gerçekçilik" bir kenara bırakılır, soyut ve metafizik olan önem kazanır. Görsel anlatım güçlüdür. Güncel hayat dikkate alınmamış ve "ben"in derinliklerine inilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde fantastik dünyaya ışık tutan belli başlı filmler şunlardır:

 

Stellan Rye (Praglı öğrenci)

 

Henrik Galeen (Golem)

 

Otto Rippert (Homonculus)

 

Robert Wiene (Doktor Caligari’nin Muayenehanesi)

 

Bunlardan Doktor Caligari’nin Muayenehanesi’den kısaca bahsedecek olursak; Robert Wiene tarafından yönetilen bu film, dışavurumcu sinemanın başlangıcı ve psikolojik filmlerin ilk örneği olarak kabul edilir. Senaryosu Karl Mayer ve Hans Janwitz tarafından yazılmıştır. Filmde Dr. Caligari adlı birinin "Cesare"adlı bir genci hipnotize edip ona cinayetler işletmesi anlatılır. Film "öznelliğin" beyaz perdedeki yüzüdür. Görsel bir şöleni andıran filmde insanların öfke, şiddet, sevinç gibi duyguları dekorda yer alan simetrik şekillerle anlatılmaya çalışılmıştır.

 

Şairane Gerçekçilik

 

Şairane Gerçekçilik Fransa’da doğmuş ve en çok ilgiyi de bu ülkede toplamış bir akım. Akım "Şiirsellik" ve "Gerçekçilik" olmak üzere iki dinamik üzerine temellendirilir. Akımın şiirselliği; seçilen mekanlarda ve film karakterlerinin davranışlarında yatar. Islak caddeler, sisli limanlar ve kır kahveleri mekan olarak seçilmekle beraber, film karakterlerini asker kaçakları, umutsuz katiller ve yaptığı evlilikten mutlu olmamış kadınlar oluşturur. Filmlere marazi bir ruh hali hakimdir. Genellikle yasak ya da imkansız aşklar anlatılır. Akımın "Gerçekçilik" yönünü ise karakterlerin karşılarına çıkan, yaşamın katılığının simgesi olarak görülen polis ve gangsterlerin varlığıdır (Onaran, 1986:138). Akımın ortaya çıkmasında Jean Vigo, Marcell Herbier ve Julien Duvivier gibi yönetmenler etkilidir. Akımı temsil eden belli başlı filmler ise şunlar:

 

Jean Vigo (Hal ve Gidiş Sıfır)

 

Jean Vigo (Geçip Giden Çatana)

 

Yeni Gerçekçilik

 

1945 sonrası İtalya’da doğan bu akımda sinema yeni bir boyut kazandı. Jean Renoir’la birlikte "şiirsel realizm" tarzını benimseyen filmler yapılmaya başlandı. Bu akıma göre; gerçek hayat oluşumlarında kapıların dışında çekimler yapılmalı; bir belgeselle aynı tarzda olmalıydı. Yeni Gerçekçi yönetmenler kamerayı sokağa taşıyarak anti-stüdyo görüşünü oluşturdular. Doğal ışığı, oyuncuyu kullandılar. Melodramlar bir kenara bırakılarak, savaştan sonra zarar görmüş ülkelerin sokaklarına yöneldiler. Kamera ile en iyi şekilde eldeki anın gerçeğini yakalamaya çalışırlarken aktör ve aktristler de "doğaçlama" yaptılar. Öykü bırakılarak hayatın acı tecrübesine yakınlık kural haline geldi. Hikaye örgüsü olmaksızın bir olay olduğu gibi görüntüleniyordu. Fakirlik, işsizlik, savaş sonrası ekonomik kaos ve belirsizlik filmlerin başlıca öğeleriydi. Filmlerde son yoktu ve gelecek belirsizdi. İtalya’nın o günkü tarihsel koşulları nedeniyle insanların içine düştükleri trajedi ve boşluk filmlerde yaratılan boşluğun getirdiği acı ve belirsizlikle yansıtıldı. Bu akımın belli başlı yönetmen ve filmleri şöyle:

 

Luchino Visconti (Ossessione/Tutku, La Terra Trema/Yer Sarsılıyor)

 

Roberto Rosselini (Roma, Città Aperta/Roma Açık Şehir), Germania Anna Zero/Almanya Sıfır Yılı)

 

Vittoria De Sica (Sciuscia/Boyacı ya da Kaldırım Çocukları, Ladri Di Biciclette/Bisiklet Hırsızları)

 

Yeni Dalga

 

1950 sonrasının Fransa’sında ortaya çıkmış bir sinema akımı. Fransız Yeni Dalga akımı 2. Dünya Savaşı sonrası varolan Fransız film yapım kurumuna karşı tepki olarak doğmuştur. Öncelikle, kişilerin filmleri, aynı bir romancının kitap yazması veya bestecinin bir müzik parçasını yaratması gibi yorumlamaları gerektiğine inanmışlardır. İkinci olarak da, klasik film yapımından farklı olarak yeni bir sinema dilinin bulunması gerektiğine inanmışlardır. Savaş sonrası sarsıntıları aza indirgemek için hükümet destekli filmlerin yapımı CNC’nin (Contre National Cinematographie) 1946 ekiminde kurulması, yabancı ortak yapımlı filmlerin yapımı (Savaş Bitti, Çılgın Pierrot, Ve Tanrı Kadını Yarattı) Fransız sinemasını yeniden canlandırdı. Bu gelişmelerin etkisi ile 1960’ların başlarında Fransız Yeni Dalga film endüstrisinin kalbi ve ruhu haline geldi. Yeni Dalga yönetmenleri Hollywood’un yüzeyselliğinden kaçınırlar. Roberto Rossellini’yi örnek alarak Paris’in sokaklarına çıkarlar. Sonsuz kurgulama olanakları, kamera çalışması, ses ve mizansenle oynamayı sevmişlerdir. Aynı zamanda sevilen filmlerden alıntılar yapılmıştır. Yeni Dalga, klasik Hollywood öykülemesinden farklı bir stilde hikayeler yaratır. Öyküleyici sahneler birbirini anlamlı bir biçimde izlemez. Seyirci hiçbir zaman ne olacağını bilemez. Komik bir sahne bir cinayetle tamamlanabilir. Kurgulama can alıcıdır. Bu akımı temsil eden belli başlı yönetmenler şunlardır:

 

Alain Resnais (Hiroşima Sevgilim, Geçen yıl Marienbad)

 

François Truffaut (400 Darbe)

 

Jean Luc Godard (Nefes Nefese, Serseri Aşıklar...)

 

Claude Chabrol (Yakışıklı Serge, Kuzenler)

 

Özgür Sinema

 

1956’da Lindsay Anderson, Karel Reisz ve Tony Richardson tarafından yönlendirilen, Anderson ve Reisz’in editörü oldukları Sequence dergisinde düşüncelerini yayımladıkları İngiliz belge hareketidir. Politik atmosfere de yansıyan bu akım yeni solun başlamasıyla ticari İngiliz sinemasını da etkilemiştir. Çalışan sınıfın problemleri ve sosyal içerikli konularıyla İngiliz Sinema Enstitüsü (BFIY) tarafından destek gören bu akımın yönetmenleri ilk yapıtları olarak belgesellerle başarı kazanmıştır. Ardından konulu filmlere geçilmiştir. Akımı temsil eden başlıca yönetmenler ve filmleri şunlardır:

 

Lindsay Anderson (This Sporting Life)

 

Tony Richardson (Tom Jones, The Loneliness of the Long Distance Runner)

 

Karel Reisz (Saturday Night and Sunday Morning/Sevişme Günleri)

 

Yeni Sinema

 

Yeni Sinema akımı, 1960’larda Brezilya’da yayılmaya başladı. Amacı yabancı etkilerden uzak olarak kendi film kültürlerini oluşturmaktı. Nelson Pereira Dos Santos, Glauber Rocha ve Riy Guerra gibi yönetmenlerin bayrak taşıyıcılığını yaptığı "Yeni Sinema" akımı kendi ülkelerindeki ve dünyadaki sinema izleyicilerine, toplumsal adaletsizliğin egemen olduğu bir ülkenin gerçeklerini, bazen bir belgeselin gerçekliğiyle bazen de Brezilya kültürünün izlerini taşıyan simgeleri kullanarak gözler önüne serer. Yeni sinema elemanları, yaptıkları filmlerde anlatımdaki özgürlükleri ve yapımdaki bağımsızlıkları açısından örnek gösterebilecek bir akımdır. 1967 sonrası da dünyadaki gelişmeler siyasal, sosyal ve ekonomik alandaki bunalımlar, yeni sinemacılara büyük bir darbe vurdu. Toplumsal içerikli konular bırakıldı, renkli karnaval ve eğlence hayatına ilişik konulara yer verildi. Açlığın, tutkunun ve şiddetin sineması olan yeni sinema, böylelikle yeni bir boyut kazandı ve gerçek amacından uzaklaştı. Bu akımın temsilcileri ise şöyle:

 

Glauber Rocha (Terra Em Transe/Kendinden Geçmiş Ülke)

 

Antonia Des Mortes (Borrauanto/Fırtına)

 

Ruy Guerra (Os Café Jestes/Arzu Plajı)

 

Deneysel Sinema

 

Sinema ve Televizyon Terimleri Sözlüğü, deneysel film için "Sinemada alışılmışın dışında yenilikler deneyen film çeşidi" tanımını veriyor. Kantz ise deneysel sinemayı açıklarken "özgün ve gelenekselden ayrı çalışmalar yapan kişileri kapsar" der. Sabri Kaliç ise deneysel sinema adlı yapıtında, her yenilik getirmiş film deneysel filmdir diye açıklar. Deneysel sinema hakkında tanımlar birebir yapılanı açıklamaya yeterli olmadığı gibi, bu çalışmaları da adlandırırken bir karışıklık söz konusudur. Kaliç, deneysel sinemayı adlandırmak için; underground (yeraltı) sineması, avantgarde (öncü) sinema, independent (bağımsız) sinema ve experimental (deneysel) sinema gibi terimler kullanır. Deneysel filmleri tanımlamanın en iyi yolu, onların "tanım kabul etmez" oldukları gerçeğini görmektedir. Deneysel film çekimlerinden dünya sinemasından örnekler verecek olursak şu filmleri sayabiliriz:

 

Tony Conrad (Flicker/Kırpışma, 1966)

 

Andy Warhol (Sleep/Uyku, 1963)

 

Louis Delluc (Fievre)

 

Louis Bunuel (Un Chien Andolou/Endülüs Köpeği)

 

Viking Eggeling (Diagonal Symphony/Çapraz Senfoni)

 

Diğerleri

 

Günümüzde sinema akımları artık bu kalıpların çok dışına taştı, daha alt başlıklarda kendini kendini ifade etmeye başladı. Neredeyse her yönetmen kendini ifade etmede yeni bir akımın temsilcisi oldu. Kullanılan dil giderek zenginleşti ve yaygınlaştı. Bu dil zenginliğine sinema endüstrisinin kalbi olan Hollywood değil, diğer ülkelerin sinemacıları da büyük katkılarda bulundu.

 

Quentin Tarantino’dan Oliver Stone’a, Tarkovski’den Clint Eastwood’a sıralanabilecek birçok yönetmen kendi bireysel üsluplarıyla sinemaya damgalarını vurdular.

 

Şiddet sinemada sık kullanılan bir anlatım aracına dönüştü ve bu çoğu kez eleştirilere uğradı ancak bu arada şiddetin destanını yazanlar da yok değildi. Yine Tarantino Pulp Fiction’da, Oliver Stone Platoon’da, Eastwood Unforgiven’de şiddeti estetize ederek derin etkiler yarattılar.

 

Öte yandan Avrupa sinemasında birçok yönetmen kendi başına bir dil oluşturdu. İgmar Bergman da bunlardan biri örneğin. İsveç sinemasının bu büyük yönetmeni kendi üslubunu tüm dünyaya kabul ettirdi.

 

(*) Prof. Dr. Alim Şerif Onaran. Sinemaya Giriş. Filiz Kitabevi

 

OSCAR ADAYLARI BELLİ OLDU

İNGİLİZCE OLDUĞU İÇİN ÜZGÜNÜM  AMA ORJİNAL METNİ VERMEK İSTEDİM SİZLERE

SİNEMANIN BAŞLANGICI

 

  Yedinci Sanat’ın mucidi olarak bilinen Fransız bilim adamı Louis Lumiére, şu sözü tekrar etmeyi seviyordu:

 

“Sinema fotoğraf sanatının bir dalı değildir”

 

Lumiére böyle konuşuyordu ama devam eden hareketlerde çekilen fotoğrafların arka arkaya ve hızlı biçimde döndürülmesinin nasıl efekt vereceğini merak ederek sinema sanatının ilk çimentosunu atan çeşitli yaratıcıların varlığından da haberdardı. Bu yüzden 19. yüzyılın sonuna doğru “sinema” ile tanışan seyirciler, daha bu adı kullanmadan izledikleri “şey”i “oynayan fotoğraflar” ya da “hareketli fotoğraflar” olarak tanımlıyordu. Çünkü Lumiére kardeşlerden önce de, 1800’lü yılların başlarından itibaren gerçekleşen hareketli fotoğraflı gösteriler Avrupalıların belleğindeydi. Joseph Plateau, Peter Mark Roget, Emile Reynaud, Etienne Jules Marey (Chronophotographe’ın yaratıcısı), Thomas-Alva Edison (Kinetographe’ın mucidi) gibi onlarca bilim adamı, Lumiére kardeşlere (Louis, Auguste ve Antoine) büyük bir miras bırakmıştı.

 

Her şey nasıl başladı?

 

Yirminci yüzyılın başlarında Lumiére kardeşler “sinematograf” denilen aygıtla, hareketli görüntüleri düzenli bir şekilde ilk kez pelikül üzerinden akıtmayı başardıklarında “hareketli illüzyon”a zaten alışık olanlar pek şaşırmadı ama dünya için bir dönemin başlangıcı oldu bu buluş.

 

İlk filmler açık havada çekildi. Ne senaryoları vardı ne de yöneticileri. Bunlar belgesel türde röportaj filmleri (Trenin Ciotat İstasyonuna Girişi, Bahçesini Sulayan Bahçıvan), belgeseller, günlük hayattan sahneler saptayan filmler (Bebeğin Öğle Yemeği) ve aktüalite filmleriydi (Arabaya Binen İtalya Kralı ve Kraliçesi, Çar II. Nikola’nın Taç Giyme Töreni).

 

Teknik olarak görüntüleri saatlerce akıtmanın mümkün olduğu ortaya çıkınca, beyaz perdede bu görüntülerle belirli bir öykü de anlatılabileceği anlaşıldı. Fransız yönetmen Georges Méliés, Lumiére kardeşler tarafından “ticari geleceği olmayan ve bilimsel bir merak konusu” olarak görülen bu yeni tekniğin önündeki parlak geleceği farketti. 1914’e kadar 400’den fazla (bazıları 700 metre uzunluğunda) film çekti. Bunlardan 1902’de çekilen “Aya Seyahat”, ticari değer taşıyan ilk gösteri filmi olarak kabul edilebilir. Bugün bile kullanılmakta olan sinema tekniklerinin çoğunu George Méliés’e borçluyuz.

 

Tiyatro eserleri ve romanlardan uyarlama dönemi

 

Film pazarı önceleri Fransızların elindeydi. Zanaat aşamasını geçen Charles Pathé, 1900’de Vincennes’de bir film şirketi kurdu. Bu firma yalnız çekim ve gösterim malzemesi üretmekle kalmıyor; ham film üretiyor, filmlerin banyo edilmesi için atölyeler kuruyor, hemen her yanda stüdyolar inşa edip, kendi filmlerinin dağıtımını yapıyordu.

 

Bu gelişmeler Léon Gaumont’un ve “Eclair” şirketinin, Charles Pathé’yi izleyerek sektöre girmelerine yol açtı. 1908 yılından I. Dünya Savaşı öncesine kadar, filme alınan tiyatro eserleri modası yaşandı. Fransız tiyatrosunun neredeyse tümü filme çekildi.

 

Fransa’daki gelişmeye paralel olarak İtalya, Rusya ve İsveç’te; hatta Osmanlı İmparatorluğu’nda sinema için ciddi adımlar atıldı. Osmanlılar belki de gölge oyunu Karagöz-Hacivat’a aşina oldukları için bu yeni buluşu çabucak bağrına bastı. Öyle ki Lumiére kardeşlerin 28 Aralık 1895'deki ilk gösteriminden birkaç ay sonra, Yıldız Sarayı'nın hokkabazlarından Bertrand'ın çalışmaları sonucunda 1896‘da ilk sinema gösterimi yapıldı. Bunu diğerleri izledi ama zamanın padişahı II. Abdülhamid‘in kendisine yapılabilecek olası bir suikastı önleyebilmek amacıyla İstanbul‘a elektrik bağlanmasına izin vermemesi, ilk yerleşik sinemanın açılmasını 1908 yılına erteledi.

 

Tiyatro modasının ardından sine-roman modası başladı. Victorien Jasset “birkaç bölümlü” seri filmleri icat etti ve Eclair firması için 1908’de büyük başarı kazanan ilk “polisiye” serisini; Nick Carter’leri, ardından Zigomar serisini ve 1913’de Protéa’yı çekti. Jasset hemen her yere çıplak kadınlar koyan, akılcı ve nevrozlu bir yönetmendi. O dönemin bir diğer önemli yönetmeni ise (Fantoma serisi: Judex, Vampirler) “seri” ve sine-romanlar çeken Louis Feullade. Yönetmen sonraları İki Küçük Kız ve Yetim Kız olmak üzere iki film daha çekti.

 

Yine de, üretime sine-romanlardan çok güldürü filmleri egemendi. Fransız Güldürü Okulu bu konudaki üstünlüğünü dünyaya kabul ettirdi. Bu yıllarda sinema hemen her yerde gelişimini sürdürdü. Danimarka, İsveç (Sjöström ve Stiller’in yönetmenlikleri sayesinde) ve özellikle yapımcıların doğal dekor ve sinema yöneticiliğinin tüm olanaklarını sonuna dek kullanabildikleri İtalya bunların başında gelir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Griffith, Ince ve Mack Sennett gibi iyi yönetmenler, etkileyici sahneye koyma denemelerine giriştikleri uzun metrajlı filmler çektiler.

 

İlk sinema tekeli

 

Griffith, Ince ve Mack Sennett, o dönem sinemasının üç büyük yapımcısının (Aitken, Adam Kessel ve Charles Bauman) denetimindeki üç ayrı şirket adına tek bir şirket kurdu. Bu yeni şirket, 1915-1917 arasında 400 film çekti ve ABD ile İngiltere’de 4500’den fazla sinema salonunu denetler duruma geldi. Bu hızlı yükselişe rağmen, 1917’te Griffth’in "Hoşgörüsüzlük" adlı filminin uğradığı ticari başarısızlığın ardından dağıldı. Muazzam bir servete malolan bu film, çekildiği dönemde vasat kabul edildi ancak bugün sessiz sinema sanatının en büyük eserlerinden ve sinemanın başyapıtlarından biri sayılıyor. Bu üç şirketin oluşturduğu konsorsiyumun yaşamı kısa sürdü ama, yeni boyutlarla (dramatik etkiler, gerilim, sanatsal araştırma, düşünce) zenginleştirdiği Amerikan sinemasına yaptığı katkı, ona fevkalade saygın bir yer kazandırdı. Mack Sennett, komedinin büyük ustalarını keşfetti: “Şaşı” filmiyle Ben Turpin, “Şişko” filmiyle Fatty, “Hiç Gülmeyen Adam” lakabını kazanan "Denizci", "General" ve özellikle başyapıtı olan "Konukseverliğimiz" filmleriyle bugün hâlâ güldüren Buster Keaton, Harold Lloyd, Harry Langton, herkesin sevgisini kazanan, tüm dünyanın Şarlo diye tanıdığı, yavaş yavaş ünlü Max Linder’in yerini alan büyük komedi ustası Charlie Chaplin. Chaplin, kişiliğini bir dizi önemli ve unutulmaz kısa metrajlı filmle kabul ettirdi: Köpek Hayatı, Şarlo Asker, Kırda Aşk, Şarlo Hacı ve hepsinden önemlisi en eğlenceli, en etkileyici filmlerinden biri olan Yumurcak.

 

Savaş sırasında Fransız sineması geriledi. Pathe, fabrikasını rakip firma Kodak’a sattı ve üreticilerin çoğu yabancı film ithal etme zorunluluğuna boyun eğdi. Ancak bu yıllarda çekilen bazı filmleri hatırlatmakta yarar var: Germaine Dulac’ın 1917’te Stasya Napierskaya’yla çevirdiği Acımasız Güzel Kadın, Jeanne Marken’le çevirdiği Gerçek Servet (ya da Gizemli Geo) ve 1918’tte Louis Delluc’ün nişanlısı Eve Francis’le çevirdiği Dr. Tube’ün Çılgınlığı, Harabe Çiçekleri, Saat Onun Gizemi, Yamaçtaki Deli.

 

Amerikan sinemasının izleri

 

Amerikan sinemasının yayılması karşısında İtalya’nın üretimi yavaş yavaş geriledi ve 1916’da uluslararası ticaretteki durgunluğa paralel olarak durakladı. “Büyük Gösteri” türünde tarihi filmler yapmakta direnen bir-iki yönetmenin dışında kalan Nino Martiglio gibi yönetmenler, günlük yaşamı dekor olarak kullanan küçük bütçeli filmler çevirdiler (Kayıp Karanlık-1914, Terese Raquine-1915). Geriye kalanlar ise seyircinin güçlü duygular peşinde koşma ve rüya alemine dalarak günlük yaşamı unutma arzusunu körükleyen filmler yaptılar. Bunlar vampların hüküm sürdüğü, kadınlara adanmış diva filmleriydi.

 

İsveç Sineması da, Amerikan sinemasından darbe almadan önce, Yedinci Sanat’ın gelişmesinde bir dönüm noktası oluşturan ve çok önemli izler bırakan birkaç başyapıt yarattı: Sjöström’ün Kanun Kaçağı ve Karısı (1917) ve Hayalet Araba (1920) filmleriyle, Stiller’in Arne’nin Hazinesi (1919), Gösta Berling Efsanesi (1923) filmleri bunlardan bazılarıydı.

 

Savaşın başlangıcında Rusya’da yurtseverlik temalarını işleyen çok sayıda önemli film yapılmıştı. Ancak askeri gelişmeler hızla bir felakete dönüşünce, sinemacılar farklı türlere yöneldiler. Kimileri polisiye ya da düpedüz pornografi türünde kaçış filmleri çevirdiler. 1916’da çoğu uzun metrajlı 500’den fazla film çekildi. Bu dönemde Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin gibi büyük Rus yazarlarının romanlarından esinlenen filmler de vardı.

 

1. Dünya Savaşı Fransız sinemasının gerilemesine yol açarken, bu durum yıldızı bir daha hiç sönmeyen Amerikan sinemasına yaradı. Bağımsızlar denilen grup, 1914’ten başlayarak Amerikan film piyasasına hakim oldu ve 200 nüfuslu, küçük bir yerleşim merkezinde; Hollywood’da şirketler kurdu. Öte yandan İsveç, İtalyan ve Ayzenştayn (Eisenstein) ile Rus sineması önemli atılımlar yaptı. Sonraki yıllarda Hollywood’da da film çeken Ayzenştayn, sinema sanatına ilk kez kurguyu getirerek Potemkin Zırhlısı ile neredeyse bir sinema devrimi yaptı. 1905 ihtilalinde bir gemideki ayaklanmayı anlatan ve liman kenti Odessa’da geçen film, uzun süre tüm zamanların en iyi filmi olarak anıldı. Ayzenştayn gibi Yeni Dünya’nın cazibesine kapılıp Amerika’ya, yani Hollywood’a giden sinemacı sayısı hiç de az değildi Avrupa’dan. O gün yerleşenler Hollywood’un bugün dünyanın dev sinema endüstrisinin kalbi olacağını biliyorlar mıydı? Belki. Yedinci Sanat’ın serüveni ilk günkü hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etti ve Hollywood, kurulduğu günden başlayarak giderek güçlendi, dünya sinema endüstrisinin merkezi oldu.

 

 

 

BİR KONUŞABİLSEK BİZ DE...

Bir Konuşabilse...

Lost in Translation  

 

 4 Haziran 2004

Lost in Translation: Yaşamda kaybolmak üzerine

Murat Erşahin 

 

  Adı konamayan, tarifi zor pek çok oluş vardır yaşamın içinde. Rafa kaldırılmış düşler, ertelenmiş hisler, sonsuza dek içinizde kalan telaşlar, yürekte yer eden o burukluk. Başka vakitler, başka yüzler, başka şeylerdir aradığınız. Kendinize yalanlar uydurursunuz, gündelik bayağılıkları plastik yakınlıklarla örtbas etmeye çalışırsınız. Mesafeli bir zarafetle dolaşır durursunuz sokaklarda. Tehir edersiniz, unutursunuz, kendinizi kandırmaya devam edersiniz ve yok olursunuz. Yaşam sürmektedir.

 

Bob, ellili yaşların ortasına gelmiş Amerikalı bir film ve TV yıldızı. Japonlar onu seviyorlar. Kendi üretimleri olan bir Viski reklamında oynatmak üzere iki milyon dolar verip ülkelerine getiriyorlar Bob'u. Charlotte ise iki yıl önce evlenmiş.

 

Kocası bir fotoğrafçı. Charlotte'u Tokyo'da bir otel odasında bırakıp işlerinin peşinde koşturuyor. Charlotte, felsefe okumuş bir işsiz. Yaşamda ne yapacağına henüz karar verememiş durumda. Ne istediğini biliyor ama nasıl yapacağı konusunda fikri ve cesareti yok. Kocasıyla arasında belki de hiç kurulmamış olan iletişimi yitirdiğini düşünüyor. En yakın arkadaşı bile anlamıyor onu, dinlemiyor. Tıpkı, Amerika'daki karısının Bob'u dinlemediği gibi. Bob'un eşi, gündelik hayatla meşgul. Evleri için halı seçmekle, çocukların okuluyla, kuaför randevusu ve alışveriş listesiyle.

 

Oysa yaşam hızla ilerliyor. Bakın oracıkta işte. Sona doğru geçiyor günler. Acımasız, hızlı ve uzak. Bob ve Charlotte, kaldıkları otelde tanışıyorlar. Aralarında bir yakınlık doğuyor. Bir benzerlik, bir yenilgi, bir sıkıntı ve bir ümitsizlik üzerine özel bir sevgi gelişiyor kalplerinde. Ama ikisi de geniş zamanların insanları. (Bkz: Behçet Necatigil, Sevgilerde) Dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek zor iş. Bob, geçmişini sorguluyor, Charlotte geleceğini. Oysa ikisi de aynı şey: geçmiş ve gelecek. İçten bir dokunuşa bile hasret olduğumuz yaşamlarda ne kadar yalnızız. Tüm yapmacık numaralar ve ileride çöp olacak kartvizitlerden başka ne var hayatımızda? Samimi sözcükler, içi dolu sevgiler, uğraşlar, kavgalar başka bir çağda bırakılmış durumda. Dünyanın manasız hızına teslim olmuş durumdayız. Tüm güzelliklere, aşkın zarif selamına ve söylenmesi gereken gerçek sözlere boş vermiş, oradan oraya koşturuyor, nankör ve anlamsız bir hırs için yaşıyoruz sadece. Oysa yaşam belli ki başka yerde. Aynalarla kaplı asansör kapandığında Bob, karşısında kendini görüp tüm bunları düşünüyor işte. Hep başkalarıyla oluyor, onlarla sevişiyor, onlarla yaşıyoruz. Kendimiz gibi olanların farkına varmadan veya en acısı varmışken. En yakınlarımız birer deniz feneri. Mahcup, ürkek ve yalnız olmanın karşılığını acıyla ödüyoruz. 'Yaşam gelip geçiyor ve biz sanki hiç yaşamıyoruz' (Anton Çehov'un "Vişne Bahçesi"ndeki yaşlı uşak Firs'in sözleri bunlar). Hiç aranmayacak telefonları kaydetmek, yalandan merhabalar demek ve fanuslarımıza geri dönmek üzere yaşadığımız günler sona doğru ilerledikçe fark ediyoruz aslında hiç yaşamadığımızın.

 

 "En İyi Orijinal Senaryo" dalında Oscar sahibi filmi olan "Lost In Translation", izlenmesi ve içine girilmesi gereken derin bir yapım. Çoktan vazgeçilen, önemsenmeyen, geçiştirilen önemli meselelere parmak basan dram, bana yukarıda bahsettiğim birçok yönüyle Ettore Scola'nın "Teras"ını ve Antonioni'nin "Gece"sini anımsattı. Onlar kadar olmasa da heyecanlandırdı beni. Yüreğimi burktu ama iyi hissettirdi. Yaşadığımı, kaybolduğumu ve yaşamın bitmekte olduğunu bir kez daha hatırlattı(farkettirdi) bana.