KENDİNLE KALMAK
Zor kararları düşünerek, mantıklı bir biçimde olasılıkları hesap ederek, iyice ölçüp biçerek verebilenlere gıpta etmişimdir hep. "Yüreğinin sürüklediği yere git" hadisesi de aynı oranda anlaşılmaz gelir bendenize. Ben daha ziyade işaretler aramaktan yanayım galiba. Aklından karını/kocanı terk etmek mi geçiyor? Bir sessiz kederle kafanda dolanıp dururken bu düşünce o gece bir şey olmalı. Sana, git ya da kal diyen bir şey. Buralardan gitmek mi tırmalamaya başladı aklını? Biriyle karşılaşmalısın yolda, sana bir hikâye anlatmalı, hiç bilmeden seni korkusuz kılacak bir cümle geçmeli. Beklemediğin yerlerden işaretler gönderilmeli sana.
Doğru karar yoktur!
İşaretler doğruyu gösterecek diye de bir şey yok elbette. İşaretler doğruyu göstermezler çünkü. Onlar sadece kalbinin en dibinde istediğinin su yüzüne çıkmasını sağlayacak cankurtaran simitleri gibidirler. Sadece bir sürü hesap edilecek ayrıntıdan sıyrılıp korkulardan silkinip karar almanı sağlarlar. Doğru karar diye de bir şey yoktur. Karar vermenin kendisi doğrudur yalnızca. Kararlar da işaretleri gerektirir.
Bir havai anlatıcı
İki yıl oldu herhalde, bekliyorum. Gabriel Garcia Marquez'in hayatını anlattığı 'Anlatmak İçin Yaşamak' kitabını. Nihayet çıktı. Can Yayınları'ndan. 550 sayfa kitabı bir günde bitirmemin nedeni, sadece Marquez'in birbirine nefessiz, aralıksız bağlı anlattığı hikâyelerin insanın yakasını bırakmayan canlılığı değil. Marquez öyledir, havai bir anlatıcı. Daha sen sıkılacağını hissettiğin anda cümlenin ortasına, son derece aldırmaz görünen bir anlatıcı havasıyla öyle bir ayrıntı sıkıştırır ki, gözlerin yeniden açılır, ayılırsın ve devam edersin okumaya. Ama işte bu anlatım da değildi bu aceleci okumanın sebebi. Bir derdim vardı, o sebepten. Karar verirken işaretler arayan, giderek işaretlerin meczubu olanlar gibi bir işaret cümlesi arıyordum. Ne mi demeliydi bu cümle?
Gitmek ve kalmak
İnsanların sandığının aksine, bize dışarıdan iliştirilen iktidarlar bizi en çok güçten düşürenlerdir. Yaptığımız işlerden, bulunduğumuz konumlardan kaynaklanan güç ve konfor bizi korkaklaştırır, sindirir. Tıpkı büyüyen, yeterince büyüdükten sonra da yıkılacağının kabuslarıyla kendi kendini tahrip eden imparatorluklar gibi insanlar da yeryüzüne kendilerini korkutacak derecede fazla yayılabilir. Bu gerçeğin farkına vardıktan sonra gücünü kaybetmek korkusunu yenebilmek için, imparatorluğunu kurarken gerekenden çok daha fazla güç ve cesaret gerekir. Bu tıpkı, insanın yükseğe çıkarken değil aşağıya inerken daha çok korkması gibidir. Çocuklar ağaçlara tırmanırken korkmazlar; korktukları, inerken aşağıya düşmektir. Üstelik hayatlarının geri kalanında da aynı korkuyla boğuşacaklarını, düşmeden aşağıya inmenin mümkün olmayacağını inandırılacakları için sürekli yukarı çıkmaya çalışacaklarını bilmezler. Ama bütün bunlardan daha korkunç bir hakikat vardır.
Sadece yükseğe çıkmakla ilgilenirsen, düşebileceğin korkusuyla aşağıya inmekten korkarsan hayatın boyunca tek bir ağaca tırmanırsın. Üstelik bilirsin, yükseklerde bir yerde, eninde sonunda dallar incelir ve seni taşımayacak kadar cılız bir dalda hayat nihayetlenir!
Ağaçlar, hayatlar
Bazen, siz bir ağaca tırmanırken aşağıdakiler öyle güçlü bir alkış tuttururlar ki cılız dallara doğru ilerlemekte olduğunuzu unutursunuz. "Yukarı! Daha yukarı!" diye öyle coşkulu bağırırlar ki avuçlarınızdan akan kanı bile umursamazsınız. Ama bir anda, bazen, bazılarımız, o aşağıdakiler için tek önemli şeyin iyi bir gösteri izlemek olduğunu fark edebilir. Avuçlarına bakar; görür ki kan, aşağıya düşse de ancak bu kadar akar, daha fazla değil. Aşağıdan gelen sesler ise zaten anlamsız bir gürültüye dönüşmüştür. Bazılarımız sessizce aşağıya inmeyi seçer.
İnmeli mi, tırmanmaya devam mı etmeli? 2 yıldır bu kitabı bunun için bekliyordum işte. Bu kararı vermek için bir işaret bulurum diye. Buldum mu? Hayır. Ama bilirsiniz, bazı kararları verirken yapayalnız kalmak daha iyidir. Avcunuzun içini sizden daha iyi kim bilebilir?
ECE TEMELKURAN
0 yorum yazılmıştır